Bu doküman Resmi Gazete dışında bir kaynakta yayınlanmıştır. Konsolide metin çalışmaları ilgili kaynak güncellendikçe sağlanabilmektedir.
1. GİRİŞ
Suç gelirlerinin aklanması ya da bir diğer deyişle aklama suçu, genel tanımıyla, yasa dışı yollardan elde edilen kazançların kaynağının gizlenmesi veya niteliğinin değiştirilmesi suretiyle yasal görüntü kazandırılarak ekonomik sisteme entegre edilmesidir. Aklama suçu ile mücadelede amaç, mali sistemlerin ve kurumların aklama süreçlerinde araç olarak kullanılmalarını önlemek ve finansal sisteme güveni sağlamak ayrıca suçluları suç gelirlerinden mahrum etmek suretiyle temel var olma nedenlerini ortadan kaldırmaktır.
Terörizmin ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı ise, genel olarak, yasal ve yasa dışı faaliyetlerden elde edilen fon veya malvarlığı değerlerinin teröristler ya da terör örgütleri ya da nükleer faaliyetlere veya nükleer silah atma sistemlerinin geliştirilmesi amacıyla transfer edilmesidir. Terörizmin finansmanı suçu ile mücadelede amaç ise, terör örgütlerinin finansman kaynaklarının kurutulması ve elde edilen fonların dağıtım kanallarının engellenmesiyle terör örgütlerinin başarı şansının azaltılmasıdır.
Suçluların, suçtan elde ettikleri gelirleri aklamada ya da terörizmin finansmanında tüzel kişileri araç olarak kullanması çok bilinen bir yöntemdir. Bu çerçevede, yasal olarak faaliyet gösteren bir şirket, dernek ve vakıf gibi bir tüzel kişinin aklama amacıyla suiistimal edilmesi mümkün olduğu gibi, salt bu amaçla bir tüzel kişinin kurulması da mümkündür.
Bunun yanında özellikle batılı ülkelerde karşımıza çıkan bir diğer aklama ve terörizmin finansmanı yöntemi de tüzel kişiliği bulunmayan ve inançlı işlem ile kurulan bazı yasal oluşumların bu amaçla suiistimal edilmesidir. Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) standartları arasında özellikle Anglo Sakson hukuk sistemi teamüllerine göre kurulan bir “güven” sözleşmesinin (trust) ve benzeri yasal oluşumların taraflarına ilişkin kimlik tespiti yükümlülüğü getirilmiştir. Bu yükümlülük, yine standartlarda tanımlanan gerçek faydalanıcı tespitine ilişkin tedbirleri de kapsamaktadır.
Ülkemiz kanunlarında, FATF standardına karşılık bulan güven sözleşmesinin ihdasına yönelik bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte, yabancı ülkelerin hukuk sistemlerine göre kurulan bir güven sözleşmesi taraflarının ülkemizde faaliyette bulunması teorik olarak mümkündür.
Ülkemizde 24 Şubat 2021 tarihli ve 31405 2. Mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 3580 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile tadil edilen Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Tedbirler Hakkında Yönetmelik (Tedbirler Yönetmeliği) md. 11(2) ve 11(3) hükümleri uyarınca, bu yönetmeliğin 4(1) no’lu maddesinde sayılan yükümlülerin, yurtdışında tesis edilen güven sözleşmesinin taraflarına ilişkin kimlik tespiti yapma ve sözleşmenin gerçek faydalanıcılarının tespitini yapmak için makul tedbirleri alma yükümlülüğü getirilmiştir.
İşbu Rehberin amacı; müşterinin tanınması ilkesi kapsamında getirilen bu yükümlülüğün anlaşılması ve bu çerçevede alınacak tedbirlerin belirlenmesi noktasında yükümlülere yardımcı olmaktır.
2. İNANÇLI İŞLEM ve GÜVEN SÖZLEŞMESİ KAVRAMLARI
Anglo Sakson (Common Law) hukuk sisteminin bir ürünü olan “güven sözleşmesi”, Roma Hukuku’ndan bugüne kadar gelen doktrin kapsamında bir “inançlı işlem” (fiduciary) türü olarak kabul edilmektedir. İnançlı işlemler, ülkemizin de aralarında olduğu birçok ülkenin ulusal mevzuatında düzenlenmese de borçlar hukukundaki irade özgürlüğü ilkesi içinde bulunan sözleşme serbestisi, nispilik ve üçüncü kişi aleyhine borç yaratamama ilkeleri uyarınca bu işlemlerin evrensel hukuk normlarına ve ulusal kanunlardaki emredici hükümlere aykırı olmamak kaydı ile tesis edilebileceği kabul edilmektedir.
İnançlı işlemlerin, işleme konu malvarlığı değeri üzerinde güvence (teminat) sağlama, işlemin taraflarının gizlenmesi, hukuki araçların amaca ulaşmada elverişsiz olduğu durumlarda kanunun etrafından dolanma işlevleri bulunmaktadır. Buna karşın söz konusu dolanma işlevi, kanuna karşı hile ya da muvazaalı işlem muamelesi görmemektedir.
İnançlı işlemlerin konusunu ayni haklar oluşturmaktadır. Uygulamada taşınır ve taşınmazlara ilişkin mülkiyet hakları ön plana çıkmakla birlikte, sınırlı ayni haklar üzerinde de (devredilebilir olduğu sürece) inançlı işlemler kurulabilmektedir. İnançlı işlemler bir malvarlığının kazandırılması amacını gütmekte ve bu çerçevede bir kişinin malvarlığından çıkan değerler bir başkasının malvarlığına dâhil edilmektedir. Aynı şekilde alacak hakları da inançlı işlemler ile devredilebilmektedir.
Anglo Sakson hukuk sistemine özgü bir kurum olarak karşımıza çıkan ve hakkın güvene dayalı olarak ve belirli şekilde davranma şartıyla bir başkasına devrini konu edinen güven sözleşmesi (trust) işlemleri de inançlı işlemlerin bu hukuk sistemindeki karşılığını oluşturmaktadır. Buna karşın güven sözleşmesi, bir yetkilendirme esasına dayalı olarak, sözleşme kurucusu (settlor), mütevellisi (trustee) ile faydalanan (beneficiary) kişilerin farklılaştığı özellikli bir inançlı işlem türüdür.